02 Haziran 2009 Salı

için


bi adam vardı uzak bi bahçede.
kalbi paramparçaydı, bilemezsin.
gülümsedi hep.
en delikanlı halayları çekti.
güzel şarkılar söyledi.
en mahrem yerlerinden öptü sevdiğini.
sözler verdi, sözlerini tuttu.
çok ağladı, göstermeyeyim kimseye dediyse de
bi gören oldu elbet.
bi adam vardı uzak bi sokakta.
kalbi paramparçaydı bilemezsin.
oturdu bi köşebaşında
oturdu bi durağa sırtını emanet edip.
konuşmadı pek.
konuştu çok
hayal etti. (yaşayacak kadar)
sustu (unutacak kadar)
efkarından ölecekti sanki.
bakmadı kimsenin gözlerine
bilinsin istemezdi ya, bilen bilirdi elbet
kalbi paramparçaydı, bilemezsin.
bi adam vardı uzak bi köşebaşında,
kalbi paramparçaydı bilemezsin.
çok aldandı.
yazdı duvarlara bütün.
elindeki son kalan mürekkebi cebine boşaltıp da yazdı.
umutla mavilendi cepleri.
bacakları sevince kesti bütün.
konuştu bi acele - telaşla
bi iyilik olsun diye ıslık çaldı.
parmaklarını şıklattı.
yakıştırdı bunu ellerine
kalbi paramparçaydı bilemezsin.
gitti köşebaşında oturdu.
başına bi şapka geçirdi.
utandı yüzünden.
yüzüne değen tüm ışıklardan utandı.
utanmadı gözlerinden
hep duyduğu keman sesinden utanmadı.
sakallarındaki beyazları sıvazladı..
saçlarında kırlar, yağmur suları.
alnında tüm bu suyun biriktiği çukurlar.
göz torbaları.
çenesinde gizlenen küçük kambur.
alelade bi adam, oturdu kaldırım taşının boyası eski yüzüne
yol kadar uzadı bakışları
gözleri uzadı,
kaşları..
bi seslenen olsaydı ya...
baktı, teller eğildi, büküldü gözlerinde
iç çekti, sustu.
konuşmaya iki vardı halbuki.
sustu.
bi seslenen olsaydı ya...
kalbi paramparçaydı bilemezsin.
gitti oturdu,
yüreğine,
içine oturdu.
için için
oturdu.
kalbi...
bilemezsin..
için

22 Nisan 2009 Çarşamba

dün-yalan, dünya-lan, dünya-yalan...

10 Nisan 2009 Cuma

En cazip yanlarımı anlatsınlar diye durmadan balyalarla para veriyorum Dışseslere..

Ruhlarıyla 31 çekerek (karşıcinslerine,hemcinslerine, hercinslerine) gülümseyen torunlarınıza baktıkça sakat nesiller türettiğinizi görüyorum ey birinci dereceden sevişmeyi çocuklarına borç bildirmiş ilk insanlar.. (yoksa safkan olmakla öğünmeli miyiz (yine)?)

Çeşitlilik olsun diye yaşayan gökkuşağı parmaklı çömezler orjinal yedek parça aramaya çoktan başladılar.Sıkıldı ruhları artık dördüncü şahsı oynamaktan!

Ne dersiniz...

Gözlerimde kıskanç yalanlarla bakıyorum dünya-nız-aa

Şimdi ne olur;

ÇOK SEVİN BENİ!!!

20 Mart 2009 Cuma

kentler... avuçlarıma... saklandı... yokluğunda!

11 Şubat 2009 Çarşamba

uzak...


öpsem gözlerinden, geçmişten 1 dakika çalsam...

öpsem gözlerinden, geçmişten 1 dakika çal...

öpsem gözlerinden, geçmişten 1 da...

öpsem gözlerinden, geçmişt...

öpsem gözlerinden...

öpsem göz...

öpsem...

öpse..

öp...

UZAK...

14 Ocak 2009 Çarşamba

...yolun kenarında duran kaldırım taşlarına baktı bir süre.
köşebaşındaki paslanmış yağ tenekesini sandalye yapıp oturdu bir güzel.
güzel olan hiç birşey yoktu aslında. elinden geleni yapıyordu, yapıyordu yapmasına da yetemedi bir türlü dünya denen sağır odaya.
o da gidip oturdu kenarı paslanmış yağ tenekesinin üzerine,
izlemeye başladı dönüp duran bu cehennemi.
bir süre durmadan giden arabalara ilişti gözleri.
nereye gidiyordu bunca insan.
tüm bu kalabalık terk ediyordu onu da haberi mi yoktu..?
anlamsız geldi bu koşuşturma.
fazla durağandı başkalarına göre hayatı.
yıllar boyunca aradığının ne olduğunu bile bilemeden yaşadığını düşündü sonra.
kabullenemedi.
susup bekledi orada...
eksik kaldı.

26 Kasım 2008 Çarşamba

Alıp götürmüştü hayalleri,
pencere önünde
camı buğulandıran
çocuğu..
Sonra ne oldu da yazmaya karar verdi
buğulanan cama,
hayallerinden kalan
kelimeleri..?

14 Kasım 2008 Cuma

kapıdan içeri baktı uzun uzun
görülebilecek tek şey orta yerde duran eskimiş bir piyanoydu
boş evde yankılanıp duran müziği dinledi
hüzünlü gözler sinmişti boyası eskimiş duvarlara
camsız pencereden içeri süzülmeye süzülen ışığa kaydı gözleri
güneşin tozlu ahşapta bıraktığı izlere...
hiç çalmayan müziğin kendi varlığını ispatladığını düşündü bir an
olmayan notaların özgürlüğü kıskandırdı tutsak zihnini
yokluğuna gitti...

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Yıllar zincir olup eklenir bir birine, paslanır giderek halkalar. Dün durakta gördüğün bugün yoktur, yarın yanında olmayacak olanlar, çoğunlukla bugün... giderek tanıdığın,tanıttığın,tanıştığın insan sayısının çoğaldığını görürsün sonra, `içinde bir uzun yalnızlık`. ellerinde kalemler, rehberleri, fihristleri doldurup taşırırken, giderek kapının daha az açıldığını, telefonunsa samimiyetsiz çaldığını görürsün.
Belki `26` yaşındasındır, belki de `49`; acının dipte bıraktığı is kokusu duvarlarına değememiştir bile/üstelik/henüz. Durur durur şairlere niye ulan! diye söylenirsin.

Öfken bedeninden bir çıksa ne sunturludur küfrü gölgesinde şimdi...
Kaç kişiyle yola çıkmış, kaç kişiyi yollamışsındır, lakin ağzında bir buruk tad bırakır her dem bulutlar. Yağmuru da seversin de, ıslanmasam dersin. Gölgene tüküreyim, korkak gölgene...
fihristlerinde adlarını unuttuklarına/unutturanlara/unutanlara/yazılmayanlara/yazanlara... her neyse...
Gayrı Her doğum gününde oturur baş köşeye içersin. İçersin ya..!
Afiyet Olsun.

23 Mayıs 2008 Cuma

ellerimden kayan şu naylon ip özgürlüğündü, biliyorum. yükselirken gök(yüzüne), tebessümün güneşi kıskandırdı. son kez el salladın bulutların puslu yalnızlığından geriye.
içimde giderek ağırlaşan bir yük. eksiklik desem değil, kırgınlık hiç... taşımakta zorlanıyorum kalbimi. sen varken de böyle miydi acaba? yoksa taşıyan sen miydin tüm bu rengi/sesi bozuk kelimeleri?

harfler koyulaşıyor, yazılarsa silikleşiyor giderek. "anlamsızlık" dedikleri bu olsa gerek.

giderek küçüldüğümü hissediyorum, nokta kadar büyük olmak çok zor artık. cümleler uzuyor. manasız bir uyku kaplıyor vücudumu. gözlerim ağırlaşıyor. uyuyup uyanamamaktan korkuyorum, sonra rüyalardan. bilmediğim yerlerde yürüdüğüm tüm rüyalardan korkuyorum şimdi.
görülmeyecek kadar küçülüyorum; "kaybolmak" dedikleri bu olsa gerek.

günahlarımı sayıyorum (günah denen ne ki), ayak basmadık toprak bırakmıyorum yer(yüzünde)... yollar boyu yürüyorum. nefesim karışıyor kirli yüzlere. yüzler kadar özlüyorum seni tozlandıkça bağcıklarım. `ölene kadar` beklemekten bahsediyorum. "sen yoksan ben de yokum" derdim hep. şimdi anlıyorum öldüğümü. seni beklemekten vazgeçiyorum.
(10.03.08')

28 Mart 2008 Cuma

bir mil gibi çekildi yokluğun gözlerime. dört duvar kan revan...
etim tırnağımdan çekildi,
sesimde yağmur öncesinin tozlu kokusu
basık bir güneş gölgemde.

kusmuk dolu bir serzeniş mesafeler,
karanlığa hükmeden hüznün en ağır demi.

bir lahza sustum. konuşmak zor değil, kelimeler bitti.
isyan kolay olan;
idare mi ediyor tüm gücüm beni..?

salak saçma, yorgun ağıtlar
sevişmek kar etmiyor içimdeki ateşe

yoksa idare mi ediyor tüm gücüm beni..?

idareli güçsüzlükler takviminden kopardığın yapraklarla sar tabutumu
tüm yolları sana bırakarak, ve unutarak (kor bela) dudaklarını
sokaklarımdan vazgeçtim...

karanlığa yeter mi?
(27.03.08')

10 Aralık 2007 Pazartesi

EKİM'E AĞIT
yağmur ayları yine içimde
tozun dumana karıştığı, kan kokan, (petrol olup yapışan), kaos satan/kokan ekim yağmurları.

--dönüp bakıyorum; sol yanımda kulaklarını tıkayan çocuklar.-----
bombalar yağıyor siyah dudaklı çocukların şehrine----kelebekler renklerinden oluyor.
raflara kaldırılıyor parantezli ellerim.
--kelepçeliyorum bende yol ortasında vurulan çocukların gözlerine!
uçmuyor siyah dudaklı çocukların şehrinde kuşlar, çünkü kanatları kırılmıyor çelik yağmur bulutu uçakların.

--dönüp bakıyorum; sağ yanımda karamsar bir güneş yükseliyor -enkaz yığınının içinden-.
dört duvar gri gökkuşakları.
çıkarıyorum ceplerimden saklı gözlerimi, ağlıyorum paslı demirlerin üzerinden...
yağmur olup düşüyorum yangın yüreğinize.

SİYAH DUDAKLI ÇOCUKLAR; ALNINIZDAN ÖPÜYORUM...

(umutlarınızdan geriye (kal)an ne varsa, ellerinden öpüyorum, ayaklarından...)
(10.07')

02 Kasım 2007 Cuma

bölünen bir ülkeydi gidişin
esaret değil gölgesizlik;
tutkunluk sadece mısralara
bildiğim bir kaç notadan süzdüğüm sesin
züppe bir güneşsin
salak bir yakamoz
romantik dakikalarca sevip sevişerek tükettiğimsin.
sen ne dersen de
inlemelerimde kaybolmaktı tek istediğinve inleyişlerinde gözlerimi oymak
yok öyle aşk denen dipsizlik
yakışıksız iki cümleyle ıslatmak değil kuytu, tenha, ucube karanlığını
boğulduğum terin değil, nefesin
mezarlık gülleri kadarsın
sevilmek zorunda kalan.
ne sahibinin işine yarayan
ne de koklayamayanının şehvetine ortak olan.
hadi GÜL şimdi, bu kadarı yeter mi..

29 Ekim 2007 Pazartesi

bilmediğim yollarda yürüdüm
tüm ömrümü
kullandığım tüm harfler
eski kelimelerimin tekrarı
.
.
.

13 Ekim 2007 Cumartesi

giderek uzaklaşıyor soluğun. kulağımın arkasındaki dudaklarını, nefesini özlüyorum. sen beni severdin, öyle böyle değil, sesim olurdun, tuzum olurdun, severdin. ben de severdim gölgeni, uzaklaşıp gitmeni, ardın sıra kaldırımlarda ıslanmayı severdim...

d(erken)... sevişmek seslerimizin karışmasıydı ölü toprağa.. en onulmaz topraklarda filizlenirdik. sen benim üç beş santim uzağımda dururdun, kokun çağırırdı usul usul ellerimi. ellerim göğüslerinde iri bir yoksunluk olurdu. titrerdi sol göğsümün bir karış altı her kalp atışında ----senin.gülümseyişin dağları çözerdi, gözlerin vardı sonra. en soğuk mevsimi ateş topu edip içimde dalgalandıran gözlerin. nereye dönüp baksan rengini severdim. renkler severdi seni. yeşil olurdun bazen, bazen mavi. gözlerin ağaçlar boyu öptüğüm ve yaslandığım bir duvar gibi.. bakmaktan eskiyen gümüş rengi bir balıktı parlayan güneşin altında..

d(erken)... akşamlar çökerdi salkım söğütlerin bitmek bilmeyen matemine. saçların değerken omuzlarından gövdenin en ücra köşelerine, omzun bir yaslanmak olup gelirdi kapımdaki tozlu sadeliğe. dokundukça büyürdü şefkatin. öyle büyürdü ki kaybolurdum içinde. kimseler bilmezdi seni, bildiğim kadar. ve kimseler... kahve kokusuna denktin sen.. en içilesi saatte camsız penceremde ellerin.

d(erken)... omzum yastık olurken ipekten gömlek gibi giydiğin tenine, tırnakların kayıp giderdi tenimde. yokluk yok-tu yokluğun yokken. ve varlığın ölümsüzlüktü. istanbula benzetirdim seni. adalara... kadıköydeki yurtsuz martılara. karaköyde balık kokusuna, ve çengelköy... çengelköyde elleri saçlarımda dağılan yıkık bir evdin sen. kokusu taa gönlümden bilinen...

d(erken)... keman sesleriyle ıslanıyor tabanların. ve yürüdüğün yollar geri getirmek istemiyor seni. duyduğun her tren çığlığı içimden sökülendir. yollarındaki kırık dökük lambalar gözlerim. tüm kuşlar saçlarım olup dökülürken yollarına, arkana bakmayışında gizlidir kesilen nefesim. kaldırımlarda bırakıyorum ellerimi, göğsümü limanlara hapsederken, eskimeyen bir bisikletin gıcırdayan sesine kanıp... çok geç... harflerimi boğup atıyorum sokaklarına. yağmurunla ıslanmıyorum. gözlerim seyirse de penceremin pervazında, sokakta top oynayan çocuklara dalıp gidiyorum. bıraktığın menekşeye küstüm, artık kesilmiyor nefesim. sen tüm ışıklar ve kaldırımlar arasından süzülürken uzaklara, artık kandırmıyorum ben de kendimi. bildiğim her şeyi sessizlik olup haykırmıyorum. telefonun kesik kablosuna aldırmadan dinlerken sesini, ve ürkerken yine de sere serpe sevişinden, ayrılığın namesi dökülürken yanaklarıma; aldırmadan bakışlarına;

yine de ben seni

yine de ben seni

yine de ben seni..

d(erken)... gittin...

16 Eylül 2007 Pazar

ben bu yazıyı sana yazdım,
tüm karanlıklar üzerime yağarken,
yağmur damlalarının arasından arkana bakmadan gidişine.
uykusuz gecelerin ellerime dolanan kördüğümüyle barışamazken
gitmek istemek nereye,
kaçmak kime?
ışıklardan yorulan gözlerimi,
kısılan sesimi,
ve kendi gölgesini tutmaktan başka işe yaramayan ellerimi
sana bırakıyorum.
sokak lambalarının ışığı vururken sol omzuma,
gölgem kadar kaldığım bu coğrafyada,
tüm cevapları sana bırakıp,
sorularımı yüklenip
sırtıma;
seni terk ediyorum.
12/08/07

15 Eylül 2007 Cumartesi

İADE
.
ardın
.
sıra
.
dökülen
.
umutlar
.
göğü
.
karartırken
.
ellerime
.
damlayan
.
son
.
damla
.
gözyaşını
.
geri
.
veriyorum
.
sana...
28/07/07

13 Eylül 2007 Perşembe

giderek değişiyor şehrin kokusu...
hangi dinden, mezhepten, renkten olunursa olunsun; gecenin bir yarısı köşedeki fırında tüten ekmeğin kokusu telaşlandırıyor mideleri ve sofraları.
yürürken ritimler değişiyor. gülümsemeler daha bir anlam kazanıyor olmalı, yoksa nedendir bilinmez; artıyor ruhumdaki hafiflik.
inançları, kazançları, anlamları bir tarafa bırakıp bakıyorum sokaklara. mutfak ışıkları daha sarı, ay cüretkâr ve seviliyor işte sonbahar. gül kokusunu özleyenler karanfilden vazgeçmeden de gülün koklanabileceğini anlıyor. çünkü (belki) (uzak)tan da olsa bir yerlerde başkaları da bu heyecanı sizinle paylaşıyor..fırındaki koku giderek daha da yaklaşırken dudağıma mutfaktan bir ses "sofra hazır" diyor. oruç tutan, tutmayan herkes birbirini bekliyor, samimiyeti görüyorum.
d(erken) son kez ellerimi güvenle uzattığım tırabzanlara dokunuyorum şehrin tozu dumanı giderek ayrışırken gözlerde, karanlık ruhlara inat, bu şehri sevmeye başlıyorum...
sade(ce) sevmeye...

16 Ağustos 2007 Perşembe

yutkunmaya çalışırken, boğazında hissettiğin koskoca bir taş nefes almanı zorlaştırır. gözlerin uyuşur, için yanar. sabaha kadar oturur beklersin. bulamadığı ne varsa teker teker yüzleşirken nefesin, boğazını tıkayan taş bir hançer gibi yürür göğsüne. her adımda kırık cam parçaları olup keser gövdeni, yırtar içini...
bir tek damla gözyaşı açsın istersin gözlerinin kapılarını... bir sel gibi taşmak, açılan kapıdan tüm karanlığınla kaçmak istersin...
bir tek damla gözyaşı açsın istersin gözlerinin kapılarını... kurtulmak için üzerinde duran tüm gölgelerden, sadece ağlamak istersin..
sadece ağlamak...
ağlayamazsın..!
16.07.07