25 Yıllık Büyük Sır ve Kadife Sandalye


Köşedeki çöp kutusunun kenarına bırakılmış bir sandalye...

Ahşap ayakları kabuk kabuk soyuluyor, epeyce yıpranmış. Kadife, bordo döşemesi (ki bu kumaş bana hep üç yıldızlı eski otellerin ve babaannemlerin Adana Stadyum Caddesinde bulunan evlerinin perdelerini anımsatır) eprimiş biraz ve yer yer ayrılıyor iskeletinden.

Çantamda tutkal olsaydı keşke diyorum bir an. Güzel kokulu bir vernik ve beyaz mobilya tutkalı.
Çocukken babamın tamir ettiği iskandinav mobilya takımını anımsıyorum. İşkence isimli aletlerle tutturulmuştu ahşap iskeletleri günlerce salonun ortasında. Sırf oyun olsun diye, koltuklardan birinin işkence ile tutturulduğu yeri, nasıl becerdiysem, gevşetmiştim. Bir anda mengene kalıvermişti elimde. Telaşla (işlediği cinayete intihar süsü vermek isteyen bir katil edâsında) tamir ediliyor görüntüsüne kazandırdım ama en nihayetinde sonuç pek de istediğim gibi olmamıştı. İşkenceler koltuklardan ayrılınca; oynadığım koltuk dışında tüm koltuklar sapasağlam olmuştu. Babam, "niyeyse bu koltuk tutkal tutmadı" deyip tekrar işkence aleti ile sıkıştırmıştı ahşap ve kibar ayaklarını. Daha iyi bir sonuç bekliyordu, ve ben tekrar dokunmamaya yeminli olduğumdan, emindim sonucun çok daha iyi olacağından.
Bak hiç tanımadığım kadife bir sandalye yüzünden 25 yıllık sırrım da ifşa oldu.

Şimdi yanımda eksikliğini hissediyorum tuhaf isimli ve görünüşüne nazaran çok daha nazik olan bu aletlerin.

Neyse, sandalyeye yazık oldu.

sükût



Kimsesiz şairler var bir yerlerde, 
biliyorum. 
Uyuyor, uyanıyor 
mısralarını duyuyorum.

Istanbul nerede?



Şimdi hava nasıldır Burgazada'da?
Özür dilerim, bilmiyorum.

Bir ayağım yabancı kaldı koltukta,
Yüzyıl hayâlini kurduğum şu koltuğun yabancısıyım.
Fişiyle, faturasıyla aldım hâlbuki bu koltuğu ben,
Olmadı, yabancısı kaldım.

Sahi hava nasıldır yahu Burgazada'da?
Boş mudur sahilde banklar?
Özür dilerim, bilemiyorum..

İstediğim çok da şey yoktu aslına bakarsan..
Aslına bakarsan, bi' küçük Istanbul vardı vazoda
Her gün değiştirdim suyunu
İnanmazsın bak! Her gün..
Sarardı yine de.
Güneş çok geldi sanıyorum,
çok geldi balkon..

Burgazada'da yoksa...?
Neyse, üzgünüm. Bilemiyorum...

Üsküdar'da bir bank


Söylenecek çok bir şey yok aslında..
Saat gece yarısını biraz geçmiş,
Ben son otobüslerle denize kaçmışım.
Üsküdar'da bir bankın keyfini, fena hâlde kaçırmışım.
Ağustos ortasındayız ve ceketle üşüyorum üstelik.
İçerisinde hiçbir şey olmayan çantamı, çalınır endişesiyle koluma geçiriyorum.
Kulağımda eski bir filmin müziği,
Cebimde yirmi beş lira,
Boğaz'ı satın alıyorum.

demem o ki


demem o ki;
olmadı.
elimi uzatsam dokunabilirdim belki şehre.
avucum yandı, olmadı.
parmaklarım bir takım duvarlara takıldı,
bi' ihtimâl Haydarpaşa'ya tutundum,
bi ihtimâl Kuzguncuk'ta bir kahveye..
tırnaklarımı unuttum,
olmadı.

Sesler çevreledi perdemi,
kadife bir iplik bahçeye aktı.
demir dalgalar çarptı yüzüme,
bak, az öteden Üsküdar geçiyordu,
olmadı.

Gece karanlığında hayalet gemilere yüklendim,
kayıp düştüm Haliç'e
bir kadırga avuttu beni
ışıklara dolandım,
olmadı.

Kalkıp silkeledim güneşi üzerimden,
Karaköy'de sema ettim gökyüzünü
bir selam vereyim sana, şuracıktasın baktım; Kadıköy'de.
olmadı.

Uyluk kemiğimi, omurgamı kaybettim bir bir.
on bin yıllık bir çınara asılı kaldım.
alıp kestiniz beni.
betona karıştı yüzüm.,
boyalı ayaklarınız var üzerimde
kalkayım dedim.. bak inanmazsınız çok kalktım ben. belki milyon.
kalkayım dedim şu duvar dibinde,
bi' ılık çay içeyim.
unutayım gövdemi,
serileyim, serpileyim bütün.
olmadı..!

Yâhu


    Biliyorum yâhu, sana da çok yük oldum Istanbul.
Kaldı ki bir naylon poşetim var sadece. Üzerine bir de benim cüssem. Belki 75 kilo. Bir de kendi ağırlığım var tabî. Onu ölçmekte zorlanıyorum biraz.
    Biliyorum yâhu, çok yük oldum sana Istanbul.
Benim "caanım" Istanbul. Tam 29 yıl hasret çektim sana. Evimin duvarlarına, gözümün ferine martılar kondu. Kılcal damarlarımdan incecik vapurlar yol aldı. Belli belirsiz semtler, güzel isimli sokaklarla doldu içim. Süleymaniye oldum, hatta Galata belki.
    Lâkin farkındayım, sana çok yük oldum Istanbul.
Deniz taşıyamadı meselâ hüznümü. Açıklarında batarken gördüm bugün. Filiklara takıldı o an gözlerim. Ellerimi taşıyamıyordu. Yokuşlardan düştüm, iskeleleri kaçırdım...
   Ama anlıyorum, üzdüm seni Istanbul..
Bunca efkârın arasında, kıyametimle geldim ben sana. Bekledim... Asırlarca bekledim de en yorgun kemiklerimle geldim sana. Caddelerin boyunca ayaklarımı bıraktım. Saçlarım döküldü bütün. Omuzlarımı düşürdüm silüetine.
   Tamam söyleme.
   Sakla beni Istanbul.
   Affeyle..

(28.02.16' Büyükada Belediye Gazinosu)

ince


ince bir çizgi var yüzümde,
diğer her şeyden uzun,
diğer her şeyden gri,
diğer her şeyden çok kırılmış.
avuçlarımda saklıyorum kederleri
açmadım, açamam.
yollara akıyor gözlerim,
saklıyorum.
içimde koca bir yük. demir, ağır, nefessiz..
seslere karışayım diyorum, betonarme binalara.
bir köşede durmuşum, tümsek bir toprak parçası.
dönüp bakamıyorum ellerime,
gelip geçen yüzlere bakıyorum.
selamlar var dilimde.
sabahlar var.
koynumda geceler, koynumda rüzgâr, koynumda çekingen kirpikler.
uyumadım bak ben,
sanmıyorum, uyuyamam.
vazgeçtim diyemem belki, boş verdim,
neyse, sen de boşver.

ah ulan!


Dağılsam şimdi.

Evet, tam da gereken bu!

Duvarlara çarpsam.
Paramparça olsam.
Kolumu kaldırmaya mecalim olmasa..
Yapışsam asfalta.
Dökülsem yağmura,
Mazgallara aksam.
Haliçten çıksam mesela.
Gözümü güneşe açsam.
Ayılsam ulan!
Ayılsam.

Ya da boşver yahu lafügüzafı;
oturup bekleyeyim yine ben.

Belki bir bok değişir.
Bok değişir!

soba


Yanımdasın. Sağ koluma değiyor kolların. Göğsün yükselip alçalıyor göğüs kafesinde. Mimiklerin değişiyor bazen. Huzurlu bir rüya dolaşıyor ellerinde; sağ kolumda hissediyorum.
Oturmuş burada zaman makinasından çıkmış bir piyano sesi dinliyorum. Tek söz etmeden, ve çok da sokulmadan uzanıyorsun yanıma. Sağ kolum yeterli şu an sanıyorum. İlişmiyorum boynuna. Düzenli nefesin hoşnut ediyor beni. Fark ediyorum birden, sevdiklerinin nefesini dinliyor insan. Neyden emin olmak istiyor bilmiyorum.
Müziğin hafif ritmine uyum sağlıyor göğsün. Gri bir ritim var hareketlerinde. 90'lardan kalma bir TV programı müziği bu çalan. İnsanın içine işliyor. Sağ koluma işliyorsun sen de. Oturmuş burada; nefesinle karışık Asuman'ı, Laz Bakkal'ı dinliyorum. Piyanonun her tuşunda ayrı bir gün gizli.
Şöyle alelâde bir akşam; kardeşim çok küçük henüz. Annem salatalık soyuyor kanepede. İnce uzun iki parçaya bölüyor soyulan salatalıkları. İç kısımlarına hafif tuz atıp birbirine sürtüyor. Bir parçasını babama uzatıyor, diğerini bana.
Zemin kat bir evin küçücük oturma odasında, talaş dolu soba yanıyor. Kışları sert geçen bir şehir değil burası. Zaman, sobada eriyor. 55 ekran Toshiba renkli televizyon, boyalı eski kitaplığın üzerinde açık duruyor. Annemin kucağında salatalık dolu plastik bir kap. Tiyatro izler gibi izliyoruz karşımızda hikâyelenen mahalleyi. Laz Bakkal yaşıyor. Ki hâlâ yaşıyor.
Bi' mutluluk peydah oluyor sobada takılı telin üzerinde. Eve yayılıyor.

Sağ kolumda bir kıpırtı.
Uyanıyorsun.

yel değirmeni


eski bir ezgi bu. nereden geldi şimdi aklıma?

tutsana ayaklarımdan.

gitmek zorunda bıraktı beni,
daha dün söyleyemediklerim

yıprandı saksıdaki cümle çiçekler
ve pırıltısı gökyüzünün.

bak orada bir yel değirmeni. sanki...
gel beraber duralım karşısında.
biliyorum, umurunda değil bütün bunlar.

bekle biraz, çok acıktım.
şurada bir simit, denk gelirse bir de çay.
çok da bekletemem trenleri,
rayları küserler bana.

gömleklerimle ayakkabılarımı ayrı yerlere koy,
kalbimin hizasına hiç gelmez benim ayaklarım.
gitmek istediği yerlere gidemez.

neyse. çıkalım hadi;
çok,
çok geç oldu.

şuracık

İki elim var
ikisi de masada.

bir şey vardı şurada
hemen şuracıkta.
kaybolmuş, bulamıyorum.

üzerimde gri bir ceket

kalkıp baksam diyorum.
kalkıp baksam.
kalkıp.

ikinci el


parçalanmış beton yığınları var sokakta
aldırış etmeden üzerilerine basıyorum
ayaklarımın altında huzur bozan çıtırtılar
ben buradan gitmek istiyorum.
nereden baksan, gözlerimi açtığım günden beri
gidemiyorum ben.
bıraksana beni.
ne olur bıraksana.
ağlaya zırlaya gitmek istiyorum.
dur!
yeni bir kimliğe ihtiyacım var.
hatta adını da bıraksana giderken.
yeni bir ad istemiyorum,
ikinci el alabilirim ancak.
ikinci el bi' parmak izi bir de,
bir de yara izi.
sahibinden çok acıtan yaralarım var benim.
örtülerin, gölgelerin, kumaşların içinde saklıyorum.
bir yol yok işte, yok!
gidemiyorum..

düğme


Çaydanlık taşıyor, altını kısmalıyım
bir aralık da balkona çıkayım,
sigaranın dumanı perdeleri sarartıyor.
ömrüm de sararıyordu aslında benim,
perdeler kadar umursamadım..

kahkahalar geliyor sokaktan
alelacele bir koşuşturma,
nefes nefese adım sesleri
kısık sesli ağlamaklılıklar.
ben de, kapalı tutardım gömleğimin düğmelerini mesela,
içim ağlarken görünmesin diye kimselere.

Balkonda saksılarım boy boy süs biberleri.
Kopartmıyorum,
Tohum olsunlar istiyorum,
Bir hayat şansı daha veriyorum her birine.
Beni bu balkonda kimse görmesin istiyorum.
Hatta lütfen özlemesinler bile..

Sırtımı kamburlaştıran yükler var,
Eğri büğrü çizgili gömleğim,
Üst düğmesi ilikli.
Boğazımda düğümlenenleri kimse görmesin istiyorum.
Beni görmeyin istiyorum.

Bak çok güzel bir karanlık var burada,
Bu köşebaşı, bu saksıların yanı çok güzel. Biliyorum.
Sallanan çantaları görüyorum aşağıda,
Merdiven boşluğunda sekiz yavrulu bir kedi.
Bir tas süt iliştiriyorum yanlarına,
Güvenmiyorlar bana.
Ellerime, gözlerime güvenmiyorlar.
Görünmek istemiyorlar
benim gibi
ilikleyecek düğmeleri yok.
Anlatamıyorlar.

Örgülü dağınık saçlar,
Rengârenk reklam afişleri,
İnce topuklular,
Kalın enseliler,
Buruk yürekliler...
Ta doğduğu gün bir hüzne seslenenler de var sonra burada. Biliyorum.
İliklesene anne gömleğimi,
Üşümek istemiyorum.
Görünmek...

kağıt


incecik, kağıttan bir hayat
bak orada,
yatağının ayak ucunda.
buruşturulup atılmaya hazırlanan yüzlerce kağıdın arasında.
Fark edilmeyecek kadar küçük harflerle yazılmış üzerine adım.
Anlayamadığın bir dilde.

Hiç olmazsa bi' gemi yapsaydın.
Hiçbir dalgaya dayanamayacak,
ve hiçbir rüzgâra karşı koyamayacak...
İlk suya değdiği yerde batacak belki,
belki hiç gitmeyecek,
belki "hiç gelmeyecek"...

orada, yatağının kenarında bir gemi.
yosunlardan korkuyor,
tuzdan, lodostan korkuyor.
kaybetmiş belki rengini,
"ismail abi'yi" arıyor.

içimden vapurlar kalkıyor iskelelerine..

Dizlerime saçların düşecek sanıyordum.
Veda gibi bir şey bıraktın ellerime.
Kelimelerini aldım sonra, koynumda binlerce kelime.
Boşluğa bakıp durdum geceleri, üşüdüğünü hayal ettim.
Üşüyüp sokulduğunu, burnunun ucu buz gibi değip inceltirdi belki boynumu.
Sesten uzak kaldım, nefesten...


Yaşanmamış yıllar var ellerimde.
Takvim yaprakları kendiliğinden düştü inan! Ben değmedim hiçbir gününe.

Yansımayı unutmuş aynalar.
Sır gibi kapanmış perdeler.
Kır saçlar, çizgili eller..

Sitem edeyim diyorum.
Bir ah! çekeyim.
Şöyle derin, yürekten.
ah edemiyorum ben sana
kızgınlığım hep kendime.
Zaten boşver, hiç efkâr biter mi bende!


Bir şehri arıyor gözlerim, uzak..
Koca bi'kalabalık... deniz var hani göğsünde,
İçimden vapurlar kalkıyor iskelelerine..

Yahu.
Yahu..
Yahu...

Yalnız kalmak için doğar mı insan?

gece bitti


gölgelerin arasındaydın,
şuracıkta.
bazı kederler kaplamıştı yüreğini,
gömleğini çıkarttın,
hafiflemekti niyetin belki.

pencereyi açtın,
rüzgâr, alelacele göğsünden içeri girip parmak uçlarına kadar uzandı.
bir ses duydun rüzgârın içinde,
incecik bir ses.
gözlerin yaşardı.

yanıp sönen ışıklar gördün uzaklarda,
kim bilir kimler sevişiyor bu evlerin odalarında diye düşündün.

rüzgârla birbirine karışıyordu tüm organların.
uçmak istiyordun, düpedüz uçmak...
hiçbir yola çıkmadan,
ve çıkmadan ışığa,
methiyelerle okşamak karanlığı,
yükseklerden göz ucuyla yer(yüzünün) cümle piçliklerine bakmak.

alâkasız gülmek. dalga geçmek hatta.

dokunmasın kimse sana istiyordun.
kendi elin omzunda.
gölgeler düşüverdi sonra birden pencereden,
saçma bir aydınlıkla irkildin.
rüzgâr gitti, sesler azaldı,
gece bitti.